30 Mart 2011 Çarşamba

İncedeeen


Yahu şu paylaştığım şarkıyı dinleyip, ardından hayatlarına mutlu mesut, sanki hiçbir şey olmamış gibi devam eden insanlar var. Olum ne dümbük adamlarsınız siz. İnsanda biraz da olsa ergenlikten kalma isyankar tripler olur. Acık melankolik bir ruhu olur adamın. Nasıl yani, nasıl? Allah aşkına bana da söyleyin formülünü. Şarkıyı ilk defa geçen hafta dinledim. O gün bugündür hayatım karardı anasını satayım. Toparlayamıyorum kendimi. Ne zaman böyle mutluluğa yaklaşır gibi olsam, kafamdan 'düşümde bile günahkârsın, bunu kim hayra yorar?' bölümü geçiyor. Yine soğuyorum her şeyden.

Bak bir de ileri teknoloji ürünü dümbükler var. Onlara büyük küfür. Adama şarkıyı dinletiyorum. Beş dakika sonra bir bakıyorum Demet Akalın şarkısı paylaşmış. Anam babam siz o dakikadan itibaren ne yapsanız iflah olmazsınız. Hoş öküzlüğünüzün farkında olmadığınız için sorun olmamıştır.

Konudan alakasız: Bugün yaklaşık 5 saat Türkiye'nin mega starının provasını izlemek ve dinlemek zorunda kaldım. Gerçi neden zorunda kalayım? Sanki adam zorla izlettiriyor. Ve koltukta boş boş otururken aklımdan şu geçti (bu bir itiraf bile olabilir); 'lan bunlar beni işe almasada en azından Tarkan'ı gördük be!' Evet aklımdan bu geçti yalan yok. Ünlü olmayan birinin, ünlü olan birine karşı segilediği tipik tutumlar bende de var sanırım. Yarın öbür gün Seda Sayan'ı görürsem 'Ablaaaam' diye boynuna atıklamaktan korkuyorum.

Ahh Yıldızım sen olacaktın ki o sahnede... Vay anam babam vay... Tüm geleceğimi ve kariyerimi bir çırpıda kenara bırakıp yanına atlayabilirdim gibime geliyor. Elimde değil. Seviyorum ulan!

29 Mart 2011 Salı

Sana İsim Buldum Anam Babam

Evet, karar verdim ben de artık kendi blogumla konuşacağım. Kendisini bir numaralı masa arkadaşım ilan ediyorum hatta. Ama böyle blog falan olmuyor güzel bir isim lazım kendisine. Artık bu blogun resmi adı Şükran'dır. Bu arada yeni nesil götler bu ismi çok demode buluyorlar. Kız ismi önerilerinde 'Şükran' ismini önerdiğimde böyle yüzlerini falan buruşturuyorlar. İki gün boyunca dönen salıncakta mahsur kalın. Bol bol düşünün o ara. Şükran lan! Deli misiniz? Müthiş isim. Lan olum bak sen daha kötü isim duymamışsın hem. 'Perişan'. Allah canımı alsın var böyle bir isim ya. Bizzat uzaktan akrabamızdır hem kendisi.

Neyse Şükrancığım. Seni de bu lakırdılara maruz bıraktım. Kusuruma bakma. Nasılsın? İyi misin bari? Biliyorum görüntüne pek vakit ayıramıyorum. Kızgınsın biraz bana. Ama takma kafana. Arada olur öyle. Şey edeceğim ben onu. Ayarlayacağız yani. Sıkıntı yapma.

Bak sana ne diyeceğim; geçen gün 'araşırız' diyen adamdan bahsetmiştim ya. Hah, onunla görüştüm bugün. Adam resmen deli anam babam. Konuşma bitene kadar iki posta ter döktüm. Neyse oldu gibi o iş ya. Bilemedim ki ben de. Saçma sapan bir olay oldu orada yani. Kesinleşince ben şey yapacağım sana.

Merak etme Şükran. Hayallerimden vazgeçmedim. Onlar benden vazgeçse de ben onların peşini bırakmayacağım. Sadece biraz erteledim. Bir gün o düşünü kurduğum günler de gelecek... Ama artık seçeneğim kalmamıştı Şükranım. Sen de biliyorsun. Yapacak bir şey yok.

Adam da arayıp haber vereceğim demişti ama bak saat kaç oldu? Peeh. Yalan ettiler bizi Şükran, yalan.

Neyse Şükrancığım, umarım ismini beğenmişsindir. Benimle kal, kendine de mukayet ol. Geleni gideni güzel ağırlar, uğurla. Öptüm canım ciğerim. Hoşçakal.

Hoop sonradan ekliyorum: Şükran bak şarkı koyacaktım senin için alta unutmuşum. Neyse Allah'tan çok geçmeden fark ettim.

27 Mart 2011 Pazar

Açılın Boşaltıyorum!

Beyin hücreleriniz hasar görmesin sonra. Çünkü kendimi rahatlatmak için biraz sövmeyi planlıyorum. Çoluğu çocuğu çek oradan ablacım. Zaten senin ne işin var bu saatte burada ya? Çek git lütfen sıcak yatağına.

Yani utanmasam sinirden kendimi şey edeceğim. Rahat rahat sövemiyorum bile biliyor musun ekrana bakan sen? Neden geçmiyor lan bu hastalık? İlaç, milaç onca şey ettik yıllar yılı.

Neyse ben en iyisi yine kısa kısa derken uzun uzun yedirmek amacıyla sağa sola söveyim biraz. Yoksa olmayacak.

-Bana bakın blog yazan adem insanları. Her gönderiye bir fotoğraf yerleştireceğim diye neden kasıyorsunuz olum? Manyak mısınız siz? Millet okumak için var burada, fotoğraf istesek google yöneliriz. Ne bileyim devian art a falan gireriz. Sen yazını yaz ya. Bir rahat ol Allah aşkına. Silkelen kendine gel.

-Geçtiğimiz hafta içi bir iş için telefonda görüştüğümüz adam. Telefonu kapatırken sana diyorum ki 'peki ne zaman arayayım sizi?'. Sen kalkıp bana 'şu gün araşırız' diyorsun. Olum bu ne lan? Kankin miyim ben senin? 'Taam araşırız panpaa' Defol git. Adam akıllı randevu var bana. Ben şimdi seni arayınca ne diyeceğim? 'Sıkamuko bey Pazartesi araşırız demiştiniz, saatin uygun olduğunu düşündüm. Haydi başlayalım!'

-Çok sevgili, muhterem İnternet Sağlayıcım. Sizlere patates baskısı ile, el emeğim, göz nurumun olduğu bir başarı sertifikası hazırladım. Böyle yıldızlı falan. Kusura bakmayın geç haber verebildim. Zira haftaladır ilk kez bloguma erişebiliyorum. Çok öptüm. Kib. ßß

Yok böyle de olmuyor. Bana ulaşın. Hatta bulabiliyorsanız telefonumu falan bulun arayın direk. Muhtemelen 2 ye kadar falan uyumam. Ben '-Alo' deyince direk saydırmaya başlayın küfürleri. Zaten o an ben de direk başlayacağım düz gitmeye. Böyle bir fikir alış verişi yapalım rahatlayalım. Hatta baktık çok iyi bir ikili olduk. Buluşuruz kaldırım taşlarını söker birbirimize fırlatırız. Bak o daha rahatlatıcı olur.

Bak aklımda durduk yerde şu bir zamanlar Reha Muhtar ile birlikte olan Gülşen geldi. Allah onu da kahretmesin.

Sazlıklardan havalanaaan... Bir ördek gibi...

Şu an telefonu kapatınca kulaklarda çınlayan dıt dıt dıt dıııııt sesini sizlere dinletip ne efekt yapmak isterdim var yaa.

Var yaaa. Adını dağlara yazarııım....

Alişan askerde mi lan?

20 Mart 2011 Pazar

Benim Başım Kel Değil! En Çok Bana Soracaksınız!

Madem herkes yapıyor ben de yapacağım. Allah canımı alsın içimde kalır yoksa. Böyle 'kısa kısa' diyeceğim sonra altında '-' çekeceğim sıra sıra, ardından '-' ların karşısına da böyle nasıl diyeyim ne olup, ne olmadığını, neler yaptığımı yazacağım. 'Herkes Beko diyor ama ben Arçelik'i tercih ediyorum, işin aslı ikisinin aynı şey olduğunu da biliyorum hihihi' gibi. Bana saksı muamelesi yapamazsınız! Bu ülkeye krem şokolayı ilk ben getirdim.

Ve başlıyorum.

-Yolda tek ve mecburi dönüş yeri dahi olsa sinyal veren manyak benim. Sanırım sinyalin lak luk sesi ile aramda duygusal bir bağ oluşturdum. Henüz ona açılamadım ama o da bazı şeylerin farkında gibi. Öyle ki; ara sıra ben dokunmadan kendi kendini oynatıyor. Sanırım o da bu ilişkiye sıcak bakıyor.

-Şu hayatta başıma ne geldiyse sindirim sistemim ile popomun yaptığı gizli anlaşma yüzündendir. Nerede nasıl hareket etmeleri gerektiğini bir türlü kavrayamadılar. Ahlak kurallarından yoksun, isyankar ipneler. Saat sabahın beşinde dışarıdaysam bilmeniz gerekir ki tüm umumi tuvaletler kapalıdır. Neden beni zorluyorsunuz?

-Sevgili no frost buzdolabımız, rica edeceğim kendini salarken bana bir işaret yolla. Her seferinde tırsıyorum. Tamam eski buzdolapları gibi tarturtor diye yüksek sesle salmıyorsun kendini ama öyle bir ses çıkarıyorsun ki, o çıkan sesi kaydetsem en kral korku filminde en kral efekt olur. O nasıl egzantirik, gizemli bir fıs sesidir ya? Kim programladı olum seni?

-'Dümbük' kelimesinin eski popüleritesini kaybetmesine çok üzülüyorum. Benim için büyük bir dram. Türkçe'nin böyle bir argo kelimeden yoksunluğunu adeta her an her yaptığımda hissediyorum. Bu bizim suçumuz. Sorumlusu biziz. Onu 'salak', 'aptal' gibi gereksiz ve basit ve tiksinç kelimeler ile aldattık. Lütfen artık daha dikkatli olalım. 'Dümbük' kelimesine gereken değeri verelim. Bol bol kullanalım, kullanmayan yavşakları uyaralım.

-Don ve atletlerimi almak için artık annemlerin odasına girme gerekliliğimin bitişinin neredeyse yıl dönümüne yaklaşıyoruz. Öyle demeyin. Bu benim kişisel tarihim açısından çok önemli bir olay. Tarih bunları yazacak. Yazmazsa da ben buraya yazıyorum. Hatta sen de buraları okuyarak tarihe tanıklık ettin.

-Hala bana tema ve teknik konularda yardım edecek bir cengaver çıkmadı tosunlarım. Blog Dünya'sının dışlanmış çocuğu muyum ulan ben? Benim koyunum ayrı bir güzellikte bakmıyor mu?

-Hani bir adam vardı, pepsiye 'ben de içtim ama Aysun Kayacı beni öpmedi' diye dava açmıştı. Şu an o kardeşimizi anlayabiliyorum. Neden diye sormayın. Mağdurumda mağdurum.

-Ben bu işi sevdim canlar. Kısa kısa derken uzun uzun yediriyorsun.

17 Mart 2011 Perşembe

Özledim Usta!

Böyle olacağını tahmin etmiyordum be arkadaşım. Acısı üzerinden haftalar geçince belirmeye başladı. Bu sefer kolay atlatabileceğimi sanıyordum oysa ki. Belirtilerde öyle idi zira. Ne acı, ne özleme, ne de başka melankolik duygular. Bir tek elim sürekli telefona gidiyordu. O da olurdu o kadar. Ama işler değişti be arkadaşım. Özledim. Kokusunu, gülüşünü, beni daraltmasını, akıl sır ermeyen triplerini, bana sarılmasını, seni seviyorum de diye ısrar etmesini, yüzünü görmeyi, tenine dokunmayı... Özledim be ustacım. Ayrılma kararı almama sebebiyet veren tüm davranışlarını unuttum sanki. 

Yıllardır bir kadın için bu hallere düşmemiştim be arkadaşım. Unutmuşum gitmiş. Bu kadar içler acısı bir durum muydu ki bu?

11 Mart 2011 Cuma

Bana Da Tema Mema Bir Şeyler Yapın La

Gözüm gibi sakındığım(at yalanı, bla bla) nadide blogumu şu an ki
dikko baş görünümünden kurtaracak, 
sevgi dolu, 
içinde pıtırcıklar patlayan, 
güncel olarak başta Haydar Dümen olmak üzere köşe yazarlarını takip eden, 
tercihen Tatarca, Özbekçe, Azerice, Fince bilen ama İngilizce bilmeyen, 
'üniversitede kızlar veriyor abi yea' mottosunu savunacak kadar özgüveni delicesine adete çıldırmışcasına yüksek olan,
gece taksiye çıkma deneyimine sahip, 
'gerekirse panter emel'i dize getiririm' diyebilecek kadar ikna kabiliyetine güvenen, 
feysbokta en az sayıyla 300 yazı ile üç yüz arkadaşı olan ve bunların en fazla 20 si ile muhabbeti olan, 
e sınıfı ehliyeti olan ve aktif olarak motosiklet kullanan, 
tüm bu özelliklere sahibim ve 'nasıl olsa işim gücüm yok yea' diyen babayiğitler, cengaverler, tosunlar, tospalar,  'ayy çok tatlı yaa' lar, 'yoo yoo gerek yok, ben yardım olsun diye yaptım' diyebilecek anadolu parsları aranmaktadır. Hepinizi en içten gelen garip gurultularımla öpüyor, saygılarımı sunuyorum. 

10 Mart 2011 Perşembe

Gaz Sıkışmasıyla Karışık Duygu Salınımı

Öncelikle şunu belirteyim ki gazın sebebi iki gündür üst üste yediğim kuru fasulyedir. Her bişeyin bedeli olurda onun olma mı? O da şu an fazla detaylandırarak sizleri iğrendirmek, üzmek istemediğim bazı yollar ile acı çektiriyor bana.

Google'a blog aracılığı ile şunu söylemek istiyorum; Bakın canlarım 'Kazanç Sağla'mak istemiyorum. Çok zenginim ben. Fakir mi sandınız beni pis herifler. Yakındır o tirenli, mekikli ve türlü türlü şekillerdeki ofislerinizden ben de yaptıracağım kendime. Şimdi, kaybolun. Üzmeyelim birbirimizi.

Sevgili Ahmet Hamdi Tanpınar Amca; keşke biraz daha anlayabileceğim bir dille yazsaymışsınız kitaplarınızı. Ben de Osmanlı Türkçe'sini az çok anlar zannederdim kendimi. Meğerse bir bok bilmiyormuşum affedersin. Henüz bir Divanu Lûgati't Türk'de edinemediğim için kitabınızı bitirmek fevkalade zor oldu. Tabi kitapların çıktığı devirde yadırganmamıştır o yazın dili. Ben en iyisi yayınevleri ile iletişime geçeyim. Kusuruma bakmayın sizi de rahatsız ettim. Üzerinize nurlar yağsın. Cennetmekân.

Yavşak kendim; bence senden çok büyük bir adam olabilir. İnan o ışığı görüyorum. Ama bu götle işi zora sokuyorsun. Seni uyarıyor ve esenlikler diliyorum.

Yavrum Cemil; umarım hayvanlar cennetinde iyi vakit geçiriyorsundur. Geçtiğimiz günlerde yanına evdekilerin can-ı gönülden bağlı oldukları 'Maviş' i gönderdik. Umarım verdiğim tariflere uyarak seni bulabilmiştir. Ona da iyi bak. Daha yeni oralarda. Dengesizce heveslere kapılarak oradan oraya uçuşmasın. Önce bir sakin olsun. Sen de kendine dikkat et. En kısa zamanda seni attığımız çöp konteynırından nereye gittiğini bulup, naaşını toprak altına gömeceğim. Merak etme. Seni öpmüyorum. Kusura bakma ama tiksinç bir hayvansın. Sana el sallıyorum, mavişe de ıslık çalarak bir seromoni sunuyorum.

Yaklaşık bir hafta önce ayrıldığım bir buçuk yıllık sevgilim; feysbokta yaptığın hareketler vb. şeyleri hiç bir zaman tasvip etmediğimi biliyorsun. Zaten feysboku kullandığımız için hepimizi denyo olarak nitelendirdiğimi de biliyorsun. Yani demek istiyorum ki böyle yaparak beni çatlatma ya da uyuz etme falan gibi hedeflerin varsa çok yanlış yoldasın. Tam aksi aldığım kararın doğruluğuna daha da inanmaya başladım. Bir insan bir buçuk yıllık ilişkisini bitirip, 2 saat sonra Küçük İskender'den aforizma koyar mı iletisine yahu? Bu ne dingin bir hayattır. Neyse öpüyorum seni. Özlemedim de değil hani. Ama yapacak bir şey yok. Dediğim gibi bundan gayrı ne üzmek ne de üzülmek istiyorum. Selametle.

Son olarak 'SEN', bu satırları okuyan adem insanı, çok pis çişim geldiği için sana uzuunca şeyler yazamayacağım. Ne kadar da boş bir insanım değil mi? Ne oldu hoşuna mı gitti tosbaam? Babayn çanağına.

8 Mart 2011 Salı

Ben Bir Şeyler Yazmak İstiyorum

Başım ağrıyor. Ağzımda tüm gün durmadan içtiğim sigaraların tadı. Boğazım da yanıyor sanki. Saçlarım iyice uzadı. Rahatsızlık veriyor artık. Sahi ben ne zaman vazgeçeceğim bu saç uzatma sevdasından? Yıllardır aynı terane. 8 ay uzat sonra bir yaz günü verdiği rahatsızlıklara dayanama ve saçı üç numaraya vur.

Tam hattı buldum diyorum ki kapıdan biri içeri giriyor. Dolanıyor. Sigara içiyor. Konuşuyor. Kalabalık bir ailede yaşıyorum. Artık alışmak gerek. Yüksek ses, hayır hayır orta dereceli bir seste müzik dinlemek nasıl bir duygu hatırlamıyorum artık. Gerçi oldum olası bangır bangır müzik dinlemeyi sevemedim ama arada iyi olurdu.

Şimdi sizlere 2 gündür içinde bulunduğum ortamı ve durumu tasfir edeceğim dostlarım.

O gün Pazar. Dükkana gitmem gerek ağabeyimin yerine. Uyanıyorum. Tuvalet sıkıntım yüzünden kahvaltı yapmadan çıkıyorum evden. Dükkandayım. Beni her daim huzursuz etmiş o işin içindeyim. Para alıyorum, para veriyorum. Saatler geçiyor. Sıkıntılıyım. Daralıyorum. Saat geliyor düşüyorum evimin yoluna. Yürüyorum, metrobüse biniyorum ve ardından yine yürüyorum. Eve vardığımda bir sürpriz bekliyor beni. Yatılı misafirlerimiz var. Sıkıntılıyım. Evimiz dar. Misafir olmadığı zaman bile ancak mutfakta yalnız kalabiliyorum. 'İsyan ettirme Tanrım!' diyorum. Bir iki hoşbeş ediyoruz misafirlerle. Odaya geçiyorum. Ama sıkıntılıyım. Daralıyorum. Ranzanın alt katında ancak kendime yer bulabiliyorum. Sessiz olmak zorundayım. Karşı koltukta bebek uyuyor. Odaya sürekli birileri girip çıkıyor. Bebek homurdanıyor. Yan tarafta başka biri oturmuş oyalanıyor. Zor durumda da olsa bilgisayarı açıyorum. Msn zımbırtısına giriyorum. Sevgilimde orada. İsminin yanında yeşil ışık var. Ama sıkıntılıyım. Daralıyorum. Bir buçuk yıllık sevgilimden ayrılıyorum. Birbirimize güç bela 'Hoşçakal' diyoruz. İçim sızlıyor. Ama karşı koltukta çocuk uyuyor. Hemen yanımda da bir diğer misafir. Duygularımı yaşayamıyorum. Yüzümün düşmesine izin veremiyorum. Yoksa oklar bana dönecek biliyorum. Ve yine biliyorum ki o an son istediğim az önce yaşadıklarımı birilerine anlatmaya çalışmak. Kapatıyorum aleti. Ama sıkıntılıyım. Daralıyorum. Göğsümde bir ağrı oluşuyor, kulaklarım yanıyor, ama bu titremede nesi? Diğer odaya geçiyorum. Dolu olduğunu fark ediyorum. Mutfak, yatak odası kısacası tuvalet dışındaki her yer tutulmuş. Duygularımı istediğim gibi ortaya koyamıyorum. Anımı yaşayamıyorum. Ama sıkıntılıyım. Daralıyorum.. Üstüme montu geçirip dışarı atıyorum kendimi. Sigarama ağızlığı takıp yakıyorum ardından. Yürüyorum bir yöne. Yürüyorum. Üşümüyorum ama titriyorum. Kulaklarım yanıyor. İnsan görmek istiyorum. Kalabalıkları arıyorum. Ama bulamıyorum. Ve sıkıntılıyım. Daralıyorum. Eve dönüyorum. Her şey bıraktığım gibi. Tüm yerler tutulmuş. Vakit öldürüyorum. Uyumaya karar veriyorum artık. Ranzanın üst katına çıkıyorum. Duamı okuyorum. 'İsyan ettirme Tanrım!' diyorum. Telefon çalıyor ardından. Bilinmeyen bir numara benimle görüşmek istiyor. Yeşil tuşa basıyorum. 'Alo' diyorum ve tekrar tekrar yineliyorum. Cevap gelmiyor. On beş saniyenin ardından kapatıyorum. Bir daha çalmıyor. Eski mesajlara açıp bakıyorum. Hissetmiyorum. Duygularımı istediğim gibi yaşayamıyorum. Sıkıntılıyım. Daralıyorum. Dalıyorum. Çeşit çeşit rüyalar ile geçiyor zaman. Ve yarın oluyor gün. Erken uyanıyorum yine. Onca sene okuduğum okulla hiç bir ilgisi olmayan bir iş görüşmesine gideceğim. Üzgünüm. Kaygılıyım. Ve yine sıkıntılıyım. Daralıyorum. Cümbür cemaat kahvaltıya oturuyoruz. Babama söylüyorum iş görüşmesini. 'Gitme' diyor. 'Benim onayım' yok diyor. İş ile ilgili kaygılarını söylüyor. İkna oluyorum. Ya da dünden razıyım. Vakit öldürüyorum. Tekrar yatağa dönüyorum. O küçücük aletteki onlarca şarkıyı dinleyerek geçiyorum zamanı. Her şarkıya bir film çekiyorum zihnimde. Hep mutsuz sonlarla biten filmler. Ardından ayaklanıyorum. Tüm odalar zapt edilmiş yine. Dolanıyorum. Ama sıkıntılıyım. Daralıyorum. Kendimi dışarı atıyorum yine. Kaldırımların amacına hizmet etmesini sağlıyorum. Dönüyorum evime. Her yer zapt altında. Mutfakta bir köşeye sığınıyorum. Birileri giriyor, birileri çıkıyor. Ama sıkıntılıyım. Daralıyorum. Saatler geçiyor, geçiyor, geçiyor. Ve şu an oluyor.

1 Mart 2011 Salı

Her Akşam Ya Neyşınıl Ya Diskovıriy, Ha Bir De Animal Planet

Ben böyle bir belgesel açlığı görmedim. Oha meğerse aile olarak ne kadarda meraklı imişiz hayvanların aile yaşantısına falan. Bunun farkında olsam harçlıklarımı biriktirip daha önceden ben alırdım uydu muydu.

Artizlik olsun diye yapmadık nan. Neyşınıl ile diskoviriyi bir türlü ezberden yazamıyorum. Çok zor yiğidim. Bak deniyorum. Nationel gibi bir şey olması lazım ama bugüne değin hiç bir denememde muvaffak olamadım. Ardından gelen kelimeye hiç değinmeyeceğim zira okunuşunu bile yazamıyorum. Animal Planet kolay ama. Missler gibi. Sırf bu yüzden takipçisiyim. En azından ismini söyleyebiliyorum.

Geçenlerde paraya kıydık D-Smart aldık. Onden evvel facia gibi bir televizyon yaşantımız vardı. Televizyon kooparatiften kalma çatı antenine bağlıydı. Türlü atraksiyonlar ile izleyebiliyorduk ancak. Efenim anten yerine bıçak, makas vb. delici aletler sokmak. Evde revaçta olan bir dizi izlenirken aile fertlerinden birinin belirli bir noktada kıpırdamadan durması(o orada durunca çekiyor sadece, yeminnen) Ve minimum abukluklar.

Velhasıl aldık bu dijital olayı. İçinde gırla kanal var. Filmler, müzikler, diziler bişeyler bişeyler. Belgesel kanalı da koymuşlar sağ olsun. Ve de yine sağ olsunlar ki onlar benim bu bahsettiğim ailecek belgesel açlığımızı fark ettirdiler. Bu dalgasmart bağlandığından beri evde ya diskovıriy ya da animal planet açık. Öyle bir dikkatle bakılıyor ki ekrana, sanki Evren ikinci kez darbe yapmış onu açıklıyor TRT'de. Ama ekrana bir bakıyorum leopar yavruları. Ah siz koca bir çılgınsınız belgesel kanalları. Bir de hayvanlara isim falan takıyorlar ya, bayılıyorum.

- Ve küçük Kristofır'ın annesinden ayrılıp, vahşi yaşamla tanışma zamanı geldi.

Ay canım benim ya. Küçük Kristoferrr. Günde 5 kilo et yemeden doyamayan küçük Kristofırım benim.

Bak geçen böyle geceye doğru bir saatte yarım saat aval aval ekrana kitlendik abim ile. Yılanların çiftleşmesini izliyoruz. İkimizin de suratında oluşan 'nası yani, nasıl olacak ki şimdi o?' ifadesini kelimeler ile anlatmak mümkün değil. Bir ara abim zar zor başını ekrandan bana doğru çevirerek şu soruyu sordu;

-Nasıl oluyor ki? Nereden şey yapıyor bunlar? (O arada hayvanlar birbirine sürtünüyor ve anlatıcı iş bitti diyor. Akabinde abim;) Şimdi bunlar böyle yapınca oldu mu bu iş?

Adamı yadırgamayın. Nereden bilsin? Zira ben de tüm entelllğime, tüm eşsiz bilgi birikimime, tüm mükemmelliğime rağmen anlam veremedim bu işe. Hala ortamda bir çiftleşme lafı geçince, gözüm bir penis ve vajina arıyor. Öyle şartlamışız aga kendimizi. Karıncaların cinsel yaşamı desen yine tüm öküzlüğümüz ile aynı şeyleri bekleyeceğiz. Muhtemelen o zaman da ben yanımda bir arkadaşım falan olursa şöyle diyeceğim ona;

-Nası çakacak lan şimdi bu karınca dişiye?

Pardon, pardon. Lûgatımı maruz görün. Çok kibarımdır normalde ben. Hep arkadaş çevrem bozdu beni. Neyse konu dağılmasın canlarım.

Öyle işte. Her evin ihtiyacı bir belgesel kanalı. Yoksa hemen açtırın bir kanal. Öptüm canlarım.